Senin ki Esaret!


Sen esirsin, sen esaret içindesin ve ben çok üzgünüm, senin içinde bulunduğun durumu ve esirliğini yazıyorum da, okumayacaksın. İlk devirlerde uygulanan, orta çağda etkili olan esirlik devri bitti, bu doğru. Asıl doğru olan; esirlik kelime manasıyla bitti gibi görünse de, insanları esaret altına alıp, dinle, ezberlerle, dogmalarla, çıkar beklentisi uyuşmuşluğuyla kontrol edip, yönlendiriyor, yönetiyorlar. Evet, boyunduruk yok, zincir yok, evet, filmlerde ki gibi, tarih kitaplarında ki esirlik gibi değil, insanların beyinlerine, düşüncelerine girilmiş, esaret kabul ettirilmiş. Yirminci, yirmi birinci yüzyılın esirliği insanın düşünme yeterliliğine de düşünmesine de engel. En kötü ve en berbat olanı; insanlar kendi iradesiyle hareket eder görüntüde. Çıkara esir olmuş, inancımdan olurum dayatmasına esir olmuş, ezberlere, şehir efsanelerine esir olmuş, bir lokma ekmeği kolay yoldan kazanma rahatlığı verilmiş, esir olmuş. Bu esaret içinde düşünme, araştırma, sorgulama, adalet, gerçeklerden tamamıyla koparılıp arıtılmış, esarete alınmış. Evet, dört duvar arasında değil, evet, sırtına da kimseler binmiyor, evet çalışıyor ve karşılığında ücret alıyor, işte bu normal gibi görünenler arasında insan olduğu, aklı, yüreği, hisleri, duyguları, vicdanı olduğu yok sayılıyor, unutturuluyor, kabul ettiriliyor. İnancı, milleti, aidiyeti, manevi değer verdikleri, sevgisi, özlemi, sevmesi, üremesi dahi kontrol edilip yönlendirmeler, dayatmalara muhtaç.
Esaret diye anlatmaya çalıştığım, esaret diye anlatıp ikna olmanıza talip olduğum mesele öylesine derin öylesine sinsice ki, kendi esaretimin dahi bazı zamanlarda fark edip, farkına varabiliyorum. Esarete girmemize sebep olanlar ise bir beş on kişiden ibaret değil. Kişi ya da kişilerden çok farklı, ayrı, kurumsallaşmış, emperyalizmin dogma uygulamaları kapitalizmin kuralları haline gelmiş. Yaşıyoruz ve çok kez farkında dahi olamıyoruz, hayattayız ve farkına varıp isyanlara gark olduğumuz zamanlar oluyor ki “üç günlük dünya, ben mi değiştireceğim, ben mi düzelteceğim” sığınması ile kendimizi avutuyoruz. 
Doğadan, köylerden ayrılıp da kent yaşantısını tercih ettiğimizden bu yana, gdo lu gıdaların, kimyasallara sarmalanmış meyve ve sebzelerin esaretindeyiz. Hem sağlıklı hem de zamanım da çok var deme lüksümüz yok, tamamıyla imkânsız hale getirildi, trafik kargaşası, demir yığınları, egzoz dumanları, çokça kalabalığın, haytalığın esaretindeyiz. Ben arabamı aldım, uğraşmam bu saçmalıkla deme hakkımız da bitirildi, bankanın, faizlerin, trafik canavarlarının, yakıt için sebep aramaksızın zam yapan zihniyetin, yolları çarpışan otoların olduğu lunapark sanan hayta takımının esaretindeyiz.
Öylesine çok örnekler ve esaretimizi var eden uyarlamalar yapmam mümkünken, vazgeçtim. İstiyorum ki dünyanın tüm insanları içinde, Türk milleti olarak bizler, akıl, bilinç, seviye, etik yaşamı öncelikli kılan bizler, sizler için bir tetikleme yapayım ve düşünelim. Lütfen değerli okurlarım anlayın, anlayın ki; lafın tamamı adam olana söylenmez. İnsan olmak da adam olmak da bir bayrak yarışıdır, düşüncelerimizle, fikirlerimizle, elden ele ulaştırdığımız ilkelerimiz, ülkülerimizle, mantıklı, makul yaşama hasletlerimizle, mutlu bir yaşamı, esaretten kurtulmuş, en az yara almış yaşamı birlikte, el ele, hep birlikte oluşturup, hep birlikte yaşayacağız. Sevgiden beslenen, teması doğru insan olma mücadelesi olan bir hayat.
Cesaret sahibi olmak esaretten kurtarır insanı, ya cesaret ya ihanet dedikleri, ihanetin bir başkasına, üçüncü şahıslara olması şeklinde anlaşılmamalı, en büyük, en korkunç ihanet şekli, insanın kendi doğrularına, kendi kuraklarına, kendi tespit ve saptamalarına karşı gösterdiği tavır, duruştur.
Mir Murat Demir

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
10May

Karga

03May
26Nis
19Nis

Merak Etme Sen

13Nis

Yanılmamak!