İstanbul' Un Fethi Ve Gönül Sultanları

Prof. Dr. Bayram ALTAN

PAYLAŞ

    29 Mayıs, İslam tarihinde büyük ve anlamlı bir gündür.
   Sevgili Peygamberimizin müjdesine nail olabilmek için hemen her dönemde büyük taarruzlar gerçekleştirildiği halde bu tarihten önce hiç kimseye ve hiçbir orduya nasip olmayan büyük Fetih, 568 yıl önce bugün gerçekleşti.
  Ülkemizin kalbi, en güzel ve tarihi bir kenti olan İstanbul; zor bir mücadele sonunda Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet’ in üstün kabiliyeti sonucu Bizanslıların elinden bugün alındı.
  Bu yolda yüzlerce şehid verdiği halde azminden ve kesin kararından dönmeyen yedinci Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed, “Fatih” ünvanını alarak Resulullah(s.a.v)ın; “Konstantiniyye (İstanbul), mutlaka feth edilecektir. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandan ve onu feth eden asker ne güzel askerdir” müjdesine bugün nail oldu.
  İşte bu sebeple 29 Mayıs, millet olarak sevinç ve mutluluk günümüzdür. Bu konu her yıl 29 Mayıs günü hemen bütün gazete, dergi ve TV’ lerin ana haberini teşkil eder. 
Millet olarak maziyi hatırladıkça, ecdadımızın bize emanet edebilmek için nasıl canlarını kurban, kanlarını da sebil ettiklerini düşündükçe aynı heyecanı yaşar, cihad aşkı bütün ruhumuzu alev alev sarmaya başlar.
   Şu cennet misali ülkemizde rahat ve huzur içinde yaşamamızı nasip eden Allah’ a şükreder, büyük bir mücadele ile canları pahasına bu ülkeyi bize emanet eden ecdadımıza hayır dualar ederiz.
  Tarihi çok eskilere dayanan İstanbul, Konstantin tarafından kurulmuştur. 
Bu sebeple Fatih’ in İstanbul’ u fethine kadar ismi “Konstantiniyye” olarak kalmıştır. Yıllarca Bizans’ ın başkenti ve Bizans medeniyetinin merkezi olan bu şehir Asya ile Avrupa arasında bir köprü konumundadır.
 İşte bunun içindir ki, doğu ve batının ilgisini çekmiş ve defalarca şiddetli mücadeleye sahne olmuştur.
  İstanbul çeşitli milletlerce 29 defa kuşatılmış, ancak fetih, 29 ncu kuşatmada, Osmanlı Türklerine ve 21 yaşındaki Sultan Mehmet’ e nasip olmuştur.
  İstanbul’ u ilk fetih teşebbüsü, Emeviler döneminde olmuş, ancak ordu başarılı olamamıştı. Ebu Eyyub el Ensari de bu muhasara esnasında, surların yanında savaşırken şehit olmuştur. İstanbul’ un fethinden sonra mezarı Fatih tarafından bulunmuş ve kendisi için bir türbe-camii yaptırmıştır.  Bu yer, günümüzde “Eyüp Sultan Camiisi ve Türbesi” olarak bilinmektedir.
Emevilerden sonra, Halife Velid ile Abdü’l-Melik’ in oğlu Halife Süleyman da, İstanbul’ un fethi için teşebbüs etmişlerse de başarılı olamamışlardır.
  Osmanlılar döneminde ise, Birinci Sultan Bayezıd, İstanul’ u muhasara etmiş, fakat Tatarlar’ ın saldırıda bulunmalarından dolayı muhasaradan vazgeçmek zorunda kalmıştır. İkinci Sultan Murad’ ın teşebbüsü de sonuç vermemişti. Arap ve Türklerden başka devletler de aynı şeyi denemelerine rağmen Konstantiniyye’ yi bir türlü alamamışlardır.
                                 İSTANBUL FATİH’İNİ BEKLİYORDU...
   İstanbul, büyük sultan ve kumandan Fatih’ i bekliyordu.
  Türk ve dünya tarihinin yetiştirdiği büyük Padişah Sultan Mehmed, 2 Nisan 1432 yılında Edirne’ de doğdu. İkinci Murad Han’ ın oğludur.
   Dünyada Sultan Mehmed gibi; pek çok alim ve sanatkardan ders alan bir şehzade, bir prens görmek mümkün değildir. Çok sayıda hocası vardı. Baş hocası “Molla Gürani” dir. Fakat en çok saygı duyduğu, İstanbul’ un manevi fatihi sayılan ve “Feth-i Mübin”i destekleyen gönül sultanı Akşemseddin Hazretleridir.
  Fatih son derece dindar bir padişahtı. Beş vakit namaz için titrerdi. Son derece ihlaslıydı. Alimlere karşı çok saygılıydı. Divanında devlet adamlarını ayakta bekletirken, ulemayı (alimleri) oturtacak kadar ilme ve ilim adamına saygı gösteren bir alimdi. 
Allah’ ın veli kullarını çok sever ve o gönül Sultanlarını kendisine birer  rehber edinirdi. 
En büyük rehberi Peygamberimiz(S.A.V) idi. Onun tek ideali, İslam’ın ve İslami ilimlerin yayılmasıydı.
 İşte bunun içindir ki çalışması, gayreti ve uzun süren çetin mücadeleden sonra Allah’ ın yardımına, Resulullah’ ın müjdesine ve Evliyaullah’ ın himmetine mazhar oldu. 
  Fatih, Osmanlı hükümdarları içinde hem en büyük asker, en büyük devlet ve siyaset adamı, hem de en büyük alimdi. Fatih’ in çok zengin bir kütüphanesi vardı. Arap ve Fars edebiyatını çok iyi biliyordu. Ayrıca Yunancayı da iyi konuşuyordu. Acele karar vermez, verdiği karardan da dönmezdi.
  “Yapacağım bir işi sakalımdan bir kılın duyduğunu bilsem, o kılı koparır atarım” diyen Sultan Fatih’ tir.
  Soğukkanlıydı, alim ve şairdi. Şiirlerinde “ Avni” mahlasını kullanırdı. Donanmanın kurucusu, havan topunun kaşifiydi. Büyük bir dahi olan Fatih, birinci sınıf lisan mütehassısı, tarihçi ve binicilik sporunda  büyük maharet gösteren bir hükümdardı.
  Fatih, bütün insanların Resullulah(s.a.v)’ın sancağı altında toplanmasını istiyordu. 
  Bu sebeple pek çok fetihe girişmişti. 30 sene, 2 ay, 14 gün devam eden saltanatı sırasında irili ufaklı 17 devletin toprakları fethedilmiştir. Bunlardan ikisi imparatorluk, dördü krallık, altısı prenslik, beş tanesi de dükalıktır.
  Akkoyunlu, Venedik, Napoli, Ceneviz gibi pek çok devletten yaptığı ülke, şehir, ada fetihleri, yukarıdaki 17 devlet sayısına dahil değildir.
  İşte Osmanlı Türk cihan imparatorluğunun temelleri bu fetihlerle atılmıştır. 
   Bu fetihlerin en önemlisi ise şüphesiz Zuhurat Baba’ nın askerlere su dağıttığı İstanbul’ un fethidir.
  Fatih Sultan Mehmed, kafasına koymuştu. Dedelerinin ve babasının başlatmış olduğu işi tamamlamak ve Sevgili Peygamberimizin övgüsüne mazhar olma şerefine erişmek istiyordu. Bunun için planlar hazırladı. Hocası ve mürşidi olan Akşemseddin ile gizli gizli konuştu. 
  Bir defasında Akşemseddin ona şöyle dedi: “Önce tebaanı bir yokla, onlarda İstanbul’ u fethedecek manevi güç var mıdır?
  Mesele anlaşılmıştı. Fatih tebaasını yokladı. Onları ruhen hazır görünce hemen hazırlıklara başladı.
  1452 yılı Mart ayında 50.000 kişilik ordu ile İstanbul önlerine geldi. Karadeniz boğazına hakim olmak, Bizans’ ın bu yoldan iaşe yardımı imkanlarını kesmek, hem de Anadolu- Rumeli geçidini emniyet altına almak için; Yıldırım’ ın yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına Rumeli Hisarını 3 ay 15 günde inşa ettirdi.
  Rumeli Hisarı inşasına başlandığında Bizans, bu işten vazgeçmesi için Fatih’ e elçi gönderdi Fatih’ in elçiye verdiği cevap şuydu: “ Benim iktidarımın yetiştiği yerlere imparatorunuzun ümit ve emelleri bile yetişemez.”
  1452 yılının kış mevsimini Edirne’ de savaş hazırlıkları ile geçirirken, Bizans İmparatoru da bütün Hristiyan alemini imdada çağırmış, İstanbul kapılarını kapatmış, içerideki Türkleri hapsetmiş, Haliç’ in ağzını zincirle kapatmış, Cenevizli, Rodoslu, Venedikli, Moralı, Giritli, İspanyol ve Fransız gönüllüleriyle gelen mühimmatı depolayıp tedbirini almıştı.
  Fatih ise, Avrupa şatolarının derebeylik sistemine son vermeyi sağlayacak olan savaşın büyük toplarını döktürmekteydi.
  23 Mart 1453’ te Türk ordusu Edirne’ den hareket edip 5 Nisan  günü İstanbul’ a geldi. Ordusundaki asker sayısı 80 civarında idi. 
  6 Nisan Cuma günü Cuma namazından sonra Şah’ ı ateşleyerek savaşın başladığını duyurdu.
  Maltepe merkez seçildi ve Padişah merkezde kaldı.
  Marmara sahiline kadar uzanan sağ cepheye Anadolu askerleri, Haliç’e kadar inen sol cepheye de Rumeli askerleri yerleştirildi. Vezir Zağnos Mehmet Paşa, Galata ve Beyoğlu sırtlarının kontrolü ile görevlendirildi.
  Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki Türk donanması, Boğazın önüne yerleştirildi. Dayı Karaca, İshak, Mahmut ve Bursalı Ahmet Paşalar, askerleriyle surları çepeçevre kuşatmışlardı.
  Padişah Sultan Mehmed, kan dökülmesini önlemek maksadıyla teslim olmaları için haber gönderdi. Ancak teklifi reddedildi.
                                                  FETHİN MANEVİ MİMARLARI
  Fatih’in ve fethin manevi mimarları Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Akbıyık dede devamlı ordunun içinde dolaşarak askerlerin maneviyatını yükseltiyor, cesaretlerini arttırıyor, Bizans’ ın sert taştan yapılmış kalelerine karşılık, iman dolu etten kaleler meydana getiriyorlardı.
 Öyle ki bu kaleler yakılır, yıkılır, yok edilebilir ama kesinlikle teslim alınamazdı.
                                       MEÇHUL KOMUTAN’IN ORTAYA ÇIKIŞI
  Her şey yolundaydı. Ancak fetih gecikince orduda bazı sıkıntıları görülmeye başladı. Bunlardan biri belki de en önemlisi su sıkıntısı idi. Zira su stoku bitmek üzereydi. Araştırdılar, ordunun su ihtiyacını karşılayacak bir kaynak bulamadılar.
 Bizanslıların, çevrede ne kadar su kuyusu ve kaynak varsa hepsini zehirlediği veya kapattığı, akan çeşme bırakmadığı haberi ordu içinde çok kötü bir etki yaptı. Ordu komutanları kara kara düşünmeye, çareler aramaya başladılar.
 Tam bu sırada sırtında kırbası, elinde maşrapası ile subay elbisesi giymiş birinin askerlerin arasında dolaşarak herkese su dağıttığı haberi geldi. 
 Komutanlar buna çok sevindiler. 
Ancak zihinlerinde bazı sorular belirmeye başladı: 
Kimdi bu şahıs?
 Niçin komutan kıyafetiyle su dağıtıyordu?
O kadar suyu nereden buluyordu? 
Kırbasındaki su nasıl bitmiyordu? 
Neden onu tanıyan biri yoktu?
  Bu nur yüzlü zatın elinden su içen asker: “Allah seni aziz etsin. Ne güzel zuhur ettin” diye dua ediyordu. 
Fetih sabahına kadar Zuhurat Baba’ nın hizmeti böyle devam etti. Başiktaş’ta Tuz Baba ordunun tuz ihtiyacını, Kocamustafapaşa’da Ali Fakih Baba ordunun et ihtiyacını, Vatan Caddesinde Hamal Baba ağır işleri ve Bakırköy’ de Zuhurat Baba da ordunun su ihtiyacını üzerine almış ve kerametlerini ayan-beyan ortaya koymuşlardı.
  Sırtındaki bir kırba su, normal zamanlarda belki 20-25 kişiye yetecek kadardı. Fakat Allah dostunun ve gönül sultanının elinde, Allah’ın yardımı ve bu salih insanın dualarıyla bereketlenmiş, bir ordunun su ihtiyacını karşılayacak kadar artmıştır.
   Olağanüstü haller Peygamberler eliyle meydana geldiği zaman “Mucize”; Allah’ ın veli kulları eliyle meydana geldiğinde “Keramet” adını alır. 
   İşte savaş sırasında, Osmanlı ordusunun su sıkıntısı çektiği bir  sırada ortaya çıkıp askerlere kırbasındaki o bitmeyen berrak sudan ikram etmesi, bir KERAMET’ tir. Allah dostunun, o gönül sultanının derecesini gösteren bir alamettir. Her velinin keramet gösterme mecburiyeti yoktur. Ancak burada gayet açık görülmüştür.
                                       KOMUTANLARIN MERAKI 
   Komutanlar ordunun su ihtiyacını karşılayan bu zatın kim olduğunu soruşturur ama tanıyan, bilen çıkmaz. Bunun üzerine kendisini çadıra davet ederler. Zuhurat Baba sırtında su kırbası, elinde maşrapası ile komutanların bulunduğu çadıra gelir.
   Heybetli, nur yüzlü, mütevazı bir insan! 
   Allah dostu, yüce velilerden olduğu her halinden belli. 
   Ancak komutanlar meraklarını bir türlü yenememişlerdi.
  Bu zatı tanımak istiyorlardı. Merakları doruk noktasındaydı. Bu zatı, bugüne kadar neden gören ve tanıyan çıkmamıştı? Nereden gelmişti, kimdi bu zat? Hayat hikayesini hatta adını dahi bilen yoktu.
    Komutanlardan biri sordu:
  -Sen kimsin?
    Zuhurat Baba:
  - Ben Fatih Sultan Mehmed’ in komutanlarındanım, dedi.
   Komutanlar listesi incelendi, ismi bulunamadı.
-  Bunun üzerine Listede adın yok. Sen kimsin, doğru söyle! Dediler.
   Zuhurat Baba:
   - Size doğru söylüyorum. Ben Fatih’ in komutanlarındanım,cevabını verdi. 
     Soru soran komutan işi biraz daha ileri götürerek bu zatı tanıma konusunda tehdide başvurdu:
   - Kim olduğunu ve kırbandaki suyu nereden temin ettiğini bize açıklamazsan, seni cezalandırırım.
   Gönül Sultanı olan Zuhurat Baba, açık kerametini gördüğü halde kendisini tanımayan komutanı tepeden tırnağa kadar göz ucuyla süzdükten sonra tebessüm ederek:
   - Kim olduğumu söyledim. Doğru söylediğimi ifade ettim. Sırtımdaki suyu nereden temin ettiğimi ise söyleyemem. Bunun için ısrar etmeyiniz, dedi.
  Komutanların merakı gittikçe artıyor, heyecandan yerlerinde duramıyorlardı. 
  Evet bir insanın sırtındaki kırbanın içindeki su hacmi bellidir. Bu kırbadan binlerce asker nasıl su içiyordu? Evliyanın Kerametinin hak olduğu bir kez daha bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyordu. Susuzluğun baş gösterdiği bir sırada Ricalullah’dan olan Zuhurat Baba Hızır misali imdada yetişmişti.
  Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v)’ den sonra kıyametin kopacağı güne kadar hiç peygamber gelmeyecektir. Ancak Allah’ ın dinini yayan, gönülleri fetheden, darda kalan müminlerin imdadına yetişen Allah’ ın veli kulları, gönül Sultanları her asırda olmuş ve olacaktır.
  Yeryüzünde görülen gönül sultanlarının elinde tezahür eden kerametler, onların ümmeti oldukları, yolundan gittikleri, tabi oldukları ve iman ettikleri Resulullah(s.a.v)’ın büyüklüğünün bir belirtisidir. 
  Asr-ı Saadetten günümüze kadar yüzlerce gönül sultanı yaşamış ve insanları irşad etmişlerdir.
  Fetih sırasında görülen Zuhurat Babanın kerameti açık ama kendisi sanki bir muamma!     
  İsmini bilen yok; doğduğu ve yaşadığı yer belli değil. Ama bir Allah dostu olduğu, fetih sırasında askerlere su dağıttığı ve sonra şehid düştüğü herkesçe malum.
  Zuhurat Babanın sırtındaki kırbası ve içindeki su hakkında bilgi vermediğini gören komutan hiddetlenerek:
   - Bana karşı mı geliyorsun, neden kendini tanıtmıyor, suyu nereden aldığını anlatmıyorsun? Dedi.
   Zuhurat Baba gayet rahat bir şekilde:
   - Komutanım size karşı gelmiyorum. Ancak sırtımdaki su kırbam benim sırrımdır. Ser verilir ama sır verilmez,cevabını verdi.
   Bu söz üzerine aniden ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Komutanlar birbirlerine anlamlı bir şekilde bakınıp durdular. Sonra komutan talimatını verdi:
   - Tutun şunu. İndirin sırtındaki su kırbasını. Gizlediği sırrını öğrenelim.
  Hemen güçlü, kuvvetli askerler Zuhurat Baba’ nın etrafını sardılar. Sırtındaki su kırbasını yere indirip komutanlara gösterdiler. Su kırbasına baktıklarında kendilerinden geçtiler. İçinde büyük bir derya, berrak bir su, insan ruhunu okşayan bir çağlayan gördüler. Hayret ve şaşkınlık içinde kalan komutan, büyüyen gözleriyle başını kaldırdığında yanındaki zatı ve kırbasını göremediler. 
  Artık o, kerametini ikinci kez izhar etmişti. Komutanlar onun Evliyaullah’ tan biri olduğunu, orduyu susuzluktan kurtarmak için görevli olduğunu, keramet gösterdiğini anladılar ama son pişmanlık fayda vermedi. Bütün aramalara rağmen o zatın izine rastlayamadılar.
  İslam ordusu artık zafere doğru iyice yaklaşmıştı. Fatih’ in mürşidi secdelere kapanmış, iki gözünden yaşlar akıyor, fethin müyesser olması için dualar ediyordu. 
28 Mayıs gecesi her tarafta ateşler yakılıp gece gündüz gibi oldu. Her tarafı Tekbir sesleri kapladı. İstanbul semaları tekbir sesleriyle çınlıyor, sanki İstanbul büyük ordunun girişine hazırlanıyordu.
 Gece yarısı ateşler söndürüldü. Her tarafı zifiri bir karanlık kapladı. Bizanslılar korkuya kapılarak kiliselere koştular, dua etmeye başladılar.
  29 Mayıs Salı günü Şahi’ nin açtığı gedikten geçen, gönlü Allah için çarpan, cihad aşkıyla yanan, şehid olma arzusuyla çırpınan Ulubatlı Hasan, sancağı surların üzerinde dikti.     
    Arkasından gelen 30 askerle birlikte tekbir getirerek şehit oldular. Fakat sancağı yere düşürmeden Bizans surlarının tepesine dikmişlerdi. 
   Artık İstanbul alınmıştı. Türk Ordusu, açılan gediklerden mehter sesinin verdiği heyecanla surların içine dalıyordu. Kale burçlarında artık Türk sancağı dalgalanıyordu. Yanık sesli hafızların okuduğu ezan sesleriyle adeta gökyüzü çınlıyordu.
  Bu güzel manzarayı gören Fatih, atından inerek Feth-i Mübin’ i nasip eden Allah’ a şükür secdesinde bulundu.
                              BU SAVAŞTA ZUHURAT BABA ŞEHİD OLMUŞTU
  Zafere ulaşan fetih ordularından bir kısmı, Bakırköy sırtlarından geçerken başında beyaz sarığı, sırtında yeşil cübbesi ile yemyeşil ağaçlar arasında boylu boyunca uzanmış bir komutanın hareketsiz bedeni ile karşılaştılar.
  Şehid olmuş bir Türk subayıydı bu. Onu hemen tanıdılar. Nasıl tanımasınlar ki? Orduda su sıkıntısı baş gösterdiğinde sırtında kırbası, elinde maşrapasıyla askerlere günlerce su dağıtmıştı bu mübarek zat. 
  Bazı erler:
   - Fetih esnasında susuzluk başladığında bize maşrapa ile su dağıtan bu zattır, dediler. Komutanlar da geldiler. Ne zaman şehid olduğu bilinmeyen bu zatı, Kur’ an ve tekbir sesleri arasında bulunduğu yere defnettiler. Baş ve ayak ucuna da birer ağaç diktiler. 
   O günden beri bu meçhul veli Komutan, ordunun imdadına Hızır misali yetişip su dağıttığı için “Zuhurat Baba” adıyla anılmış ve 568 seneden beri İstanbulluların gönlünde taht kurmuştur. 
   Kabri hemen her gün ziyaret edilen bu gönül sultanını daha ziyade Cuma günleri sala ile ezan vakti arasında binlerce kadın ve genç kız ziyaret edip başucunda Kur’ an okur, dua ederler.
  Türk askerlerinin Sultan Mehmed ile birlikte İstanbul’ a girişleri öğleden sonraya rastlar. Fatih, doğru Ayasofya’ ya gider. Bu on asırlık mabedin içinde toplanmış korku içinde titreyen Bizanslılar’a: “Kalkınız, ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda gazabımdan korkmayınız.”
  Fatih, ilim ve sanatseverliğinin yanında insana değer veren büyük bir şahsiyettir. Fetihten sonra herkesi dini inancında serbest bırakmış, herkese fikir ve kanaat özgürlüğü tanımış, herkese adaletle muamele etmiştir. Onun, Resulullah’ ın metoduna uyan bu anlayışı, kısa zamanda etkisini göstermiş, İslam’ın yüceliğini anlayan bir çok gayrimüslim, hidayete ererek Müslüman olmuştur.
  Daha sonra Ayasofya’ yı gezen Fatih, ezan okunmasını emretti ve ikindi namazını orada kıldı. 29 Mayıs tarihi, çeşitli yönlerden büyük önemi haiz olduğundan İstanbulun fethine “Feth-i Mübin” denilmiştir.
  Üzerine yüzlerce minaresiyle tevhid inancının imzasını atan, bir kubbeler şehri İstanbul’u meydana getiren, Bizans’ ın kuvvetli sokaklarını dalga dalga semaya yayılan ezan sesleriyle inleten ve hidayet projektörleriyle aydınlatan; ormanlar, çardaklar, ağaçlar, dershaneler ve medreselerle süsleyen güç, sadece maddi olarak düşünülmemelidir.
  İstanbul’ un fethi, Peygamberimiz(s.a.v) Efendimizin mucizelerinden birinin Fatih Sultan Mehmed Han eliyle tecellisidir. Onun için anlamı çok büyüktür. Aralarında Zuhurat Baba gibi yüzlerce isimsiz gönül sultanlarının da bulunduğu bu fetih, onun için her yıl 29 Mayıs’ta büyük bir coşku ile kutlanıyor. Aziz şehitlerimiz rahmetle anılıyor. Ecdadımızdan bize miras kalan İstanbul’ un korunması da yine aynı inanç ve aynı anlayış ile mümkündür.
  İstanbul’ un fethine manevi destek sağlayan, açık kerametleriyle ordunun moralini yükselten, cihad aşkını alevlendiren gönül sultanlarının, fetih şehitlerinin kabrini ziyaret edip, kabirleri başında Kur’ an okumalı, dua etmeli böylece onlara olan şükran borcumuzu ödemeye çalışmalıyız.
  İstanbul’ un Fethi’ nin 568. Yıl dönümünün; Türk ve İslam Dünyası için hayırlara, gönüllerin fethine ve insanlığın hidayetine vesile olmasını dilerim.
Prof. Dr. Bayram ALTAN
-    Karabağ Savaş Suçlarını Araştırma Komisyonu Başkan Vekili ve Danışma Kurulu Başkanı
-    İSAB- İslam Ülkeleri Akademisyenler Birliği Genel Başkanı
-    İSAK- İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı
-    ULUBİ- Uluslararası Üniversiteler Birliği Genel Başkan V.
-    T.C. Başbakan E. Danışmanı
-    Gazeteci – Yazar
 

Bülten

Malatya Cadde

HABERİ PAYLAŞ:
BUNLARA DA BAKIN